30 Ağustos 2009 Pazar

Konya'nın Keçe Külahı

0 comments


Saffet ARICI yazdı.
www.hakimiyet.com-30.08.2009
Can canım okurlarım. Aklımla aram iyiyken kendimle baş başayken şöyle bir gerilere gittim. Gözerim, kalburum, eleğim yanımdaydı.
Dağları ufaladım, kayaları yardım, tepeleri düzlere indirdim. Asırlarca önce yığılmış höyükleri eleyip eleğimden geçirdim. Samanını, kazığını, çörünü, çöpünü yele verdim. Süzgecimi kaldırıp altına baktım. Altından Konyamız’ın kocaman keçeli külahı çıktı. Bu külah olayı nedir ne değildir. Ne kadar gerçekçi geçmişi nereye dayanır. Konyamız’da bu söz neden söylenmiş. Kökü nedir nereye dayanır.

Acizâne kendi çapımda inceleme, araştırma yaptım. Konya keçe külahının ta ta Moğollar’ın torunu İlhanlılardan Noyan Sultan’a dayandığını işittim. Kesin kaynak değil gözlüklerimi taktım tarihin akışına tekrar baktım ince ince tekrar tekrar eğildim. İnce eledim sık dokudum. İlhanlıların Kayseri’ye kadar gelip oraları zapt ettiklerini Kayseri’de bulunan Selçuklu kalıntılarını yerle bir ettiklerini gördüm. Ben görmedim gözlüğümle dürbünüm öyle gösterdi.

O günkü İlhanlı sultanı Konya’yı zapt etmeyi kafasına koymuş. Ordularına emir vermiş istirahata çekilin. Yarın sefer var. Yaradanın yarını tükenmez. Çiftçinin karnını yarmışlarda kırk tane ‘yarın’ kırk tane ‘gelecek sene’ çıkmış. Bunu bilelim unutmayalım. Çiftçinin yarınla gelecek senesine ömür yetmemiş. Halk olunduğu yere vatanı alısına dönmüş. İlhanlı sultanı hangi yöne nereye sefer yapacağını yakınlarına söylememiş. Gece başlamış kendisi ve tebaası orduları istirahata, o gece bir rüya görmüş ki adeta korkusundan çatlayıp ölecekmiş. Çatlayıp ölmemek için sabahı diri tutmuş. Sabah olmuş Sultan Noyan tebaasını toplamış. Görmüş olduğu bu korkunç rüyasını anlatmış. Rüyasında öyle sevimli, güler yüzlü, ruhlara tesir edebilen bakışlı, kara gözlü, uzun kaşlı, tombul yuvarlağımsı sakallı, siyahın üzerine beyaz bir çember sarılı olan uzun külahlı mübarek bir zat İlhanlı Sultanı Noyan’ın üzerine ellerini, parmaklarını uyuyan sultanın gözüne sokarcasına azametli bir şekilde saldırır. Eğer Konya’ya gelirsen senin şu anda gözünü çıkarır, canını alırım. Kelleni gövdenden ayırırım der. Sultan Noyan’ın görmüş olduğu bu rüyaya onun ehli ilim sahipleri bir yorum getiremezler. Ben dünkü harp fikrimden vazgeçtim. Bir ilim heyeti hazırlansın Konya’yı ziyarete gideceğiz der. Sultanın o zaman Konya’ya Selçuklu’ya harp açma niyetini anlarlar. Akabinde İlhanlı sultanı iyi biyetle Konyamıza gelir. O günün Selçuklu Sultanı’yla Konyamız’ın ilim ehli erbabını Konya’nın ulemalarını ziyaret eder. Fakat Sultan Noyan bir türlü rüyasında gördüğü o azametli kişiyi bulamaz. Son defa ilim ehli ulemadan Hz. Mevlana’nın oğlu Sultan Veled Hz.’ni ziyaret eder. Ona çaresiz sorar yukarıda anlattığı şekilde bir zatın olduğunu ve onu ziyaret edeceğini, onu ziyaret etmeden gitmeyeceğini söyler. Sultan Veled Hz. de o benim babam Hz. Mevlana idi. İki ay önce hakkın rahmetine kavuştu der. Öyleyse tez elden mezarını ziyaret edeceğim. Onunla görüşüp konuşacağım der. Beraberce mezarın başına giderler. Biri toprağın altında biri üstünde görüşürler. İlhanlı Sultanı veda eder. Kayseri’ye döner. -Hz. Mevlana’nın Konya’ya düşman giremeyeceğine dair duaları vardır-

Dönelim keçeden külah işine şimdilerde keçe külah kayboldu. Köylerimizde ak sakallı kır bıyıklı dedelerimizden hala giyen bulunur. İşte o keçe külah yünden yapılır. Nasıl yapıldığını bilmem. Bebeydim dedem giyerdi onda görürdüm. Keçe külah kışın soğuğu yazın sıcağı geçirmez. Giyildiği zaman serin tutar. Gözleri, alınları, kulakları, yanakları kenarıyla korur. Birinci Cihan Harbi’nde dostlarımızın yenilmesiyle bizde yenilmiş sayıldık. Antalya, Konya İtalyanlara verilmiş. Malum düşman geldiği ve girdiği yerlerde doğru durmaz. Düşmanın geçtiği yerde ot bitmez. Her türlü ahlaksızlığı işlerler. Akla hayale gelmedik olaylar olur. işte o günlerde dedelerimiz Konyamız’ın erkekleri boş durmazlar. Köşelerde sokaklarda nöbet tutan binlerce İtalyan askerini yollarda bahçelerde bulunan kör kuyulara atmışlar. Bu aylarca devam etmiştir. İtalyanlar bakmışlar sabah bıraktıkları nöbetçi asker yok. Bu sırra akıl erdirememişler. Bakmışlar olmayacak Konyamız’la başa çıkamayacaklar. Böylelikle kendiliklerinden geldikleri gibi geriye gitmişlerdir. Gündüz devamlı keçe külah giydiklerinden gece de silah kullandıklarından şu söz İtalyanlardan miras kalmıştır. Gece silahından gündüz külahından sakının Konya’nın demişlerdir. Bu güzel söz o zamandan kalmış tarihe mal olmuş gereken yerine oturmuştur. Fakat bizler bu külahı yerinden almış başımıza geçirmişiz. Birbirimizi öcü böcü göstermişiz. Halk olarak çeşitli densizlikler üç kağıtçılıklar yapmışız. Adına açık gözlülük demişiz. İşimizde, aşımızda, gecemizde, gündüzümüzde birbirimizi hançerlemişiz. Sakın ha Konyalılardan Konya külahı giymeyin yani Konyalılara çarpılmayın. Şeytanın çarptığı ağız düzelir, Konyalıların çarptığı ağız düzelmez. Giyerseniz de temiz giyinin derler. Ben yazan yazar olarak bunlara katılmıyorum. Tabii ki her Konyalı kötü olmaz. Olacak diye bir kaide yok. Çünkü ahlaktan bahsolunmaz istisnalarda kaideyi bozmaz. Bir insan kendisi ne ise karşısındaki de odur. Herkesi kendisi gibi görür. Söyle senin arkadaşını söyleyeyim senin kim olduğunu. Kişi arkadaşıyla ölçülür. Arkadaş tutmakta, dost bulmakta, akraba olmakta titiz davranalım. Gerçekten ayrılmayalım. Arkadaşın dostun iyisi yolculukta, alış verişte, yiyip içmede belli olur. Fiilen keçe külahı pek giyinen kalmadı. Yaptığımız işler al takke ver külah olabilir. Bunlardan sakınalım. Şimdilerde birde piyasamızda 30-40 senedir hakim ‘Kürt işi yapalım sözü’ çıktı. Sözüm kendini bilen, haddini aşmayan, dini İslam’ı yaşayanlara değil. Niyet halis ama hedefler isabet kaydetmiyor. Adam ipin ucunu kaçırmış bir daha onu tutmak zor. İşin ucunda iflas ve ölüm var. Bir esnaftan bir veya iki seneliğine beyaz eşya alınır. Alınan bu malın bedeli ödeneceği güne göre faiz üstüne faiz konarak hesaplanır. Şimdilerde birde kart çıktı. Çok insanları iflas ettirip teneşire yolladı. Buradan veresiye aldı. Başka esnafa borcunu ödedi. Bunun sonu nereye varacak. Birde ayaklı bankalar var onların çoğu köşeyi döndü. Faiz hiçbir zaman iyi bir şey değildir. İyi olsaydı yaradan haram kılar mıydı? Bu yüzden ne yuvalar yıkılmış ne ocaklar sönmüş. Faizi alanda verende helak olmuştur. Gerisini ben bilmem mümkün mertebe onlardan uzak duralım. Duralımda telli turnayı gözünden vuralım. Bir daha böyle oyunlara gelmeyelim. Şifayı Kuran’dan, sünnetten, ehli ilimden alalım. Selamünaleyküm aleykümselam vesselam şen ve esen kalın.

25 Aralık 2008 Perşembe

Meram Dere'ye Tepeden Bakış

0 comments

(Altınapa Barajı: yükseklik 1245 metre)

(Solda Altınapa Barajı, sağda Konya ve aradaki vadi Meramdere.
Yükseklik 1183 metre.)
yükseklik 1088 metre
Google Earth'den...


1 Ocak 2008 Salı

Konya'nın Tükenen Hayat Kaynakları

0 comments
İsmail Detseli, geçmişten bugüne tükenen Meram Çayını ve derelerini yazdı...

Bugünkü yazımda Konyamız için çok önemli olan bir konuya değineceğim. Konya’nın can damarı sayılan ve asırlardır Konya yeşilliğine hayat veren, hatta türkülere konu olan tarihi Meram çayının ne gazel suyu, ne güzel suyu kaldı. O şakır şakır ırmaklardan akarak tarlaya bahçeye bağa ağaca ekine çimene hayat veremiyor oluşunun hazin hikayesi… Şimdi sadece insanların midesine hizmet eder oldu bu güzel çayımızın güzel suyu.

Meram çayı yıllarca Meram’ın, Dere’nin Lalebahçe’nin Dörtokka’nın Harmancık’ın Karahüyük’ün Hasanköy’ün bahçelerine hayat verdi, hatta Sedirler’den Keçeciler’e kuzeyde Yaka’ya ve Hocacihan’a oradan Araplar’a kadar uzanıp sebze ve meyveye lezzet kattı. 1995 yılı itibarı ile önüne gem vurulmuş. Ve bu hizmeti artık sebze meyveden insanlara yönelmiş. İşte Meram’ın yeşilliği türkülere konu eden bu çayını 1967 öncesi baraj yapılmadan ve bir de baraj yapıldıktan sonrası diye ikiye ayırmalıyız. Önce gelin barajdan önceyi ele alıp çayın beslenme kaynaklarını öğrenelim aslında beslenme kaynaklarında şimdide pek kayda değer bir değişiklik yok ama ne var ki. O günün bereketli yağmurları ve dağlarda yayılan sürülerin bıraktığı doğal gübrelerin bu çay vasıtası ile Konya’ya akarak Konya bağ ve bahçelerine serpilip o doğal hormonsuz sebze meyveye ekine bağ bahçeye hayat verişi bir başka idi. En basit örneği de Karahüyük, Harmancık, Lalebahçe, Durunday, Meram ve Dere gibi yerlerde yetişen o leziz Selbasan kavunu, karpuzu, sebze meyvesi idi. Sonra 1967’de Altınapa barajı olarak suya gem vurulunca Konya’ya sel olup gelmesi de bir nevi önlendi. İşte Konya’da adı sık sık duyulan Çakılırmak, Uluırmak, Tırılırmak gibi ırmakların varlığı da artık birer mazi oldu. Önce barajı besleyen dereleri, dağları, çeşmeleri ele alıp, tanıyıp sonra da Konya’daki Meram çayından dağılan ırmakları ve çayları, yaşanan anıları ele almaya çalışacağım. Bendeniz bu konuda büyük bir şansa sahip oldum, Allah’a hesapsız şükürler olsun. Bu barajımızı besleyen dağları ilçeleri ve köyleri çok gezme fırsatım olduğu gibi Konya’nın merkez ilçelerini ve köylerini de uzun yıllar gezme fırsatı buldum. Bu yeşillikle Konya’nın dünyada isminden söz ettiren Meram’a has bir Konyalı kız türküsü buraya uygun düşer değil mi?

Konyalı Kız
Yeşil olur şu Konya’nın Meram’ı

Konyalı kız depreştirdin yaramı

Ayrılığın oku da girdi bağrıma aman

Karlı dağlar yarla açtı aramı

Yüce dağlar yarla açtı aramı

Konyalı kız edalı kız

Yaktın beni belalı kız

Var git çoban var git halimi bildir

Sensiz sona erdi Konya’da bıldır

Ya gel ya beni yanına aldır

Karlı dağlar yarla açtı aramı

Yüce dağlar yarla açtı aramı

Konyalı kız edalı kız

Yaktın beni belalı kız

Bu güzel Konya türküsünden sonra barajın su besleme kaynaklarına gelirsek… Konya’dan baraja varmadan sağa ayrılan yol, beslenme kaynaklarına doğru bizi taşır. Sulutas köyünün batısından doğan bir dere ile başlayıp Küçükmuhsine deresi ve pınarları Ulumuhsine köyü deresi ve pınarları ile yol üstünde bulunan sayısız çeşmeleri geçip en büyük su kaynağına sahip Başarakavak beldesine gelinir. Burayı geçince sol tarafta güneye doğru 7 km içeride bir vadide bulunan (Bulamas) Dilekçi Akpınar aynı köy üçü de (Sadece bu isimleri almıştır) buranında su kaynakları oldukça zengindir. Buradan geç sağda Tepeköy deresi var ama pek verimli değildir su açısından buranın yaylası olan Uzundere yaylasının da suyu yine bu baraja akıyor, solda yine Zaladın (Selahaddin) köyü deresi ve Kalburcu (güneyköy) dereleri de çok zengin su kaynaklarına sahip çaylardır. Bu verimli dere kıyılarında çokça bulunan kavak ve söğüt ağaçları suyu bir nebze engellese de yine de beslenme kaynağı olarak çok mühim derelerdir. Buradan geçelim en verimli dere olan Mülayim deresine… Mülayim köyü deresinin kökeni Derbent’in yüksek dağları olan Temmuz’un 15’ine kadar kar tutma özelliğine sahip yüksek dağlardan aldığı şifalı suları yıl boyu Altınapa barajına akıtır. Yolumuz Mülayim köyüne dönmeden eskiden yol kenarında dereye nazır bir değirmenin varlığı da bu derelerin Yeniköy çayı Hasaniçi koruluğundan inen dereler Sığırcık deresinin değirmen döndürmeye muktedir bir dere olduğunun kanıtıdır. Bu, Derbent’in doğu dağlarının eteklerine varıncaya kadar sağlı sollu verimli ve bol kar tutan dağlarda baraj sularının beslenme kaynağıdır.

Dutlu, Çayırbağı, Mukbil, Beypınarı ve Kırankaya
Şimdi barajın sadece öz kaynaklarının ana damarlarını belirttik ama bunlara ilaveten bir de bu yolun Beyşehir’e doğru barajın sol tarafındaki dereler ve su kaynaklarından söz edersek…

Tarlalarının çoğu baraj içinde kalan bir köy var: Değirmenköy… Bundan 20 sene kadar önceleri bu köyde yaşayan insanlar vardı. Çok da şirin bir Anadolu köyü niteliğinde idi köy.. “Şimdi kimse kalmamış” dediler, beni çok üzdü bu durum. Bu köyün dereleri ve Ulumuhsine köyünün güneyinden akan dereler Kızılviran Dinlenme Tesisleri’nin bulunduğu Erol Güngör Çeşmesi’nden doğuya bakan güneydeki Loras dağının devamı niteliğinde olan ama esas adının Çamurlu İyret olarak bilinen dağlardan akan dereler ve bol karların bulunduğu tepelerin ve Loras’ın eteklerindeki Eberdes yaylasının dereleri Salalı yaylası yanından yine baraja bol ve verimli sular akıtarak barajı besler dedikten sonra barajdan dereye doğru az ama verimli bahçelere inelim ve ilk Konya’da elektrik üreten santralin bekleme evine doğru gelelim.

Dereden inerek Meram’a vasıl olan çay, yıllar öncesi Meram’ın yeşil tepelerini motopomplarla sulayarak Tavusbaba’dan ta Dutlu’daki askeri atış alanına kadar bir yeşil dokunun da ana su beslenme kaynağı idi. Son yıllarda bu tepeleri gezenler zaten kilsi torağa sahip ama burada suyun verdiği güçle ayakta duran ağaçların nasıl bir hal aldığını yakından görüp çok üzüleceklerdir. Daha Meram’a inmeden Dere Mahallesi’nin içlerinden ayrılan ırmakla Huzurevi’nin ve eski Göğüs Hastanesi şimdi Tıp Fakültesi’nin üstünden de geçerek ta Hocacihan bağlarını sulayan ırmaklar Yaka’ya, Aşkan’a akan ve buralardaki bahçe bağlara hayat veren ırmaklar 1950-60’lı yılların ve daha sonraları çok evin yapılması ile aralarda yine de birer parçada olsa bahçe olarak hizmet eden yerleri sulaması hep zihinlerimizde birer hatıra olarak kaldı…

Gelelim Meram Çayı hatıralarına ve o çaydan Konya ortalarına Meram yöresine ve Lalebahçe Karahüyük, Harmancık, Durunday, Hasanköy, Kovanağzı Ve Tırılırmak Uluırmak’tan Karaaslan ve Saraçoğlu’na kadar uzanan kanal ve ırmaklara ve oralarda yaşanan anılara. Ben Meram yöresine daimi ikametli olarak 1978 yılında geldim. Ondan evvel de köy yolumuzun üzeriydi ve zaten semtin yabancısı da değildim.

Lalebahçe’de tuttuğum 6 dönümlük 15 bin metrekare tarla ve bahçeyi ekip dikmek içindeki kayısı armut elma gibi her çeşit meyveden faydalanmak için tabiî ki suya ihtiyacımız vardı. O yıllarda bu semtlerde o kadar sık evler yoktu. Her taraf bahçelik bağlık kocaman bağ puştaları vardı. Bir bağa su girdi mi o koca ırmağın suyu en az 24 saatte ancak sular çıkardı bağlardan. Bunları sulamak için de zaman ve arkadaşlık lazımdı. Biz de mahalleden 6-7 arkadaş birleşirdik ve giderdik meram çayına bent bağlayıp su tutmaya.

Mahalle sakinleri birleşerek nöbetleşe Meram çayında kepenek ve paltolarla yatar, bir kısmımız bendi yıkmasınlar diye beklerken bir kısmımız yolda ırmak takibi yapardı. Bir kısmımızda tarlasını bahçesini sulardı sulama işi biten bir öbürüne haber verirdi. İki, üç, beş gün yardımlaşarak sulama işini tamamlardık. Şimdi bizim ırmak çaydan tutulduktan sonra eski yolu takip ederek gelir Ayanbey köprüsünün karşısından girer orada bir kolu ayrılıp Durunday Anasultan mezarlığının altından Sırrı Sandıkçı’nın bağından Karayühüyük’ün içlerine kadar gider ve Alakova’ya doğru uzardı.

İkinci ayrımı Çakılırmak tarafına gider yine Durunday’ı içine alarak Çakılırmak’tan bir kol daha ayrılır Lalebahçe okul sokağını takiben bahçeleri sulayarak Harmancık yöresine giderdi. Üçüncü ayrımı ise Kazanbendi’den ayrılır bir kısmı Gözönü Çiftliği’nden devam ederek Selbasan’a kadar gelirdi. Bir kısmı da Harmancık sokağını takiben bir kaç kola daha ayrılırdı. Bütün yöre halkı da bizim gibi imece yaparak sulardı, bahçesini tarlasını. Bu ırmakların bakımcısı ve idarecisi olarak baraj yapımından önce de sonra da aşağı yukarı her mahallenin birer havalası yani su sırası gelenlere haber verip onların bağ bahçesini sulamasını sağlayan kişisi vardı. Havala yani havale eden manasına adlandırılan kişilerdi bunlar. Onlar her bağı bahçesi olanın yerlerini bilir ona göre sahiplerine haber verirdi…

Bir gece evimi sular basmış
Bir sabah kalktım ki bizim evi sular basmış. Bahçe içerisindeki evimin temellerinin üzerine kadar su dolmuş. Gece Harmancık’ta imece yapan birkaç kişi sen evvel sulayacaksın ben sulayacağım diye tartışmışlar. Meram çayından çokça tuttukları suyu paylaşamamışlar. Biri gece çıktığı gibi bizim ırmak boyundaki bütün avgas saclarını çekip bizim bahçelere suyu verince sabahlara kadar akan sudan bahçeler dolmuş, evlerimizi de sular basmış. Failini de bulamadık o zararı çektik sineye…

Bunları da çok yaşardık. Eğer ben bu ırmakların bütün hepsini yazıp kollarını ayırsam sayfalar yetmez. Yalnız şunu ifade edeyimki Meram’ın Lalebahçe’nin Karahüyük’ün Harmancık’ın hatta Konya’nın hayat kaynağı bitti, gitti. Bununla beraber tabi yeşillik de bitti. Allah Konya’nın ve Konyalılar’ın sonunu hayretsin. Saygılarımla

(memleket gazetesi)

14 Aralık 2007 Cuma

Fotoğraflar

0 comments

Dimnit Üzümü

Aladiriz Üzümü

Üzüm Küfesi

Camikebir Mahallesi


Kızlar Kayası





Kızlar Kayası

Kızlar Kayası

Kızlar Kayası

Maarif Değirmeni

Suderesi



Aydınçavuş'tan

Aydınçavuş'tan

Santralın havuzu

Santral Sosyal Tesisi

Santral Yüzme Havuzu

Tesislerden görünüm

Çoban

Vadide akşamüstü

Hidroelektrik Santralı-1926

Sanrtala su indiren borular

Santral İç Görünüm

Başka Bir Görünüm

Maarif Değirmeninden Kalanlar

Loras (Noras) Dağı

Kursa Bakış

Kızlar Kayası

Meram'a Bakış

Meramderesi





Büyük Mezarlıktan

Eski Evlerden

Camikebir Çeşmesi

5 Kasım 2007 Pazartesi

Dereli Kemal Baharatçısı

0 comments

Konya’ya, özellikle Meram ve Dere’ye ilişkin Yazılar yazmak benim için her zaman keyif verici olur. Ne zaman bilip de yazmam gerekeni ihmal ettiğimi düşünsem, kendime haksızlık yaptığım zannına kapılırım.

Dereli Kemal Baharatçısı Yafes Bey’i, ayrı bir kategoriye almak uygun düştü. Çünkü onu Türkiye tanıyor.

Şimdi yayını durdurulan MERAM Dergisi’nin, Aralık 2002-Ocak, Şubat 2003 tarihli 14. sayısında “Dereli Kemal Baharatçısı”, başlıklı yazımı okuyacaksınız. Bir de bu kategoriye Dereli Kemal Baharatçısı hakkında gazeteler ve web sayfalarında yazılanları ekledim.

2002 yılının karlı bir kış gününde, hem oraya has bitki çayını yudumlamış, hem de uzun sohbetler yapmıştık. Yafes Bey’i daha yakından tanıyacak ve müzeye benzeyen işyerini gezmiş gibi olacaksınız.

GELENEKTEN BUGÜNE BİR TARİH KÖPRÜSÜ “DERELİ KEMAL BAHARATÇISI”

Siz , Pir Mehmed Paşa * adını hiç duydunuz mu hiç ?

Peki ya Paşa’nın eseri olan geniş bir avluya sahip medresesini ?

Ya da hepsi bizi bu günlerden alıp, geçmişin uzaklarına yolculuğa çıkaran edrefil, sinemaki, cedvar, rezene, udulkahir, eftimun, mürver, anzarot , asilbent , kunduziye, kara halile, çentiyane, besbase , hiltan civan perçemi kelimelerini?

Kadim bir mekanda bulunup da siz hiç gönül yorgunluğunuzu oralarda bıraktınız mı?

Ben buraya yolum düştükçe uğrarım aziz dostlar. Adı bazen misk kokulu baharat çayı içmek olur, bazen alışveriş, bazen sohbet, bazen de bizleri uzaklara kapıp götüren tarih ve hatıraları yaşamak olur. Burası, gönüller sultanı Hz. Mevlânâ Celâleddin’in ruhâniyetine pek yakın bir yerdedir.

Pir Mehmet Paşa camiinin tam karşısından birkaç merdiven aşağıya inip aynı adı taşıyan 500 yıllık medresenin avlusuna oradan da cümle kapısından içeriye girersiniz. Bu dar, uzun ve üç taraflı otantik mekânın içinde nereye bakacağınıza şaşırırsınız. Yüzlerce çeşit baharat, antika, kök boyalı iplerden dokunmuş halılar, kilimler, gömme dolaplar, peşkirler, porselenler, seramikler, dibekler, kirmanlar, ibrikler, bitki yağları, işlenmemiş onlarca bitki türü, değişik şekillerde imal edilmiş el işlemeleri, aynalar, lâmbalar, şimdi tarihe karışmış el yapımı küçük el aletleri, aromalar, cilt ve vücut bakımında kullanılan cins cins yerli, ithal malzemeler, sırçalar, kınıklar, bitki yağlar, çömlekler ve uzun bir listeye sığmayacak kadar çok şey gözünüze çarpıyor. Avluda satılmaya hazır at arabası ve kağnı bile görmeniz mümkün.

Sizi burada yarım asrı devirmiş tecrübeli bir aktar karşılar. Adı Yafes Sinop’tur. 1996 yılında restorasyonu tamamlanıp kültürümüze kazandırılmış bu muhteşem medresenin işletmesini yapıyor. Konya doğumlu ve alanının Türkiye çapında en bilgililerinden olan Yafes Bey, ilk orta ve lise tahsilinin ardından, Selçuk Üniversitesi’nde üç yıl kadar mimarlık okumuş. Sonra buradan ayrılıp Konya Yabancı Diller Yüksek Okulu İngilizce bölümünden mezun olmuş.

Birlikte koyu bir sohbete dalıyoruz sadece buraya mahsus “bitki çayı”nı yudumlarken. Sohbetimizin konusu da elbette ki işi ve bu otantik mekân oluyor. Yafes Bey, burada 700 den fazla bitki türü ile birlikte binden fazla malzeme satışı yaptıklarını ifade ediyor. Türkiye’de kendi alanında bu şekilde faaliyet gösteren tek işyerinin de burası olduğunu anlatıyor.

yafes-abi1.jpg

Baba mesleği aktarlık ile 22 senedir meşgul. Rahmetli babası bu işe 1940’ta başlamış. Eski buğday pazarında bir aktar dükkânı açmış. O yıllarda Konya’da baharat işini babasından başka oğlakçılar diye birisi yaparmış. Bu anlamda babasının işinin ilklerinden olduğunu söylüyor. Çocukluk yıllarında onun dükkânına yardıma gider, köylülerin getirdiği çamurlu bitki köklerini temizlermiş. O zamanlar şimdiki kadar bitki türü yokmuş. Askerlik dönüşü de bu işi meslek olarak icra etmeye karar vermiş.

Pir Mehmet Paşa medresesinin restorasyon işini soruyorum Yafes Bey’e. “1996 yılından önce burası harabe bir haldeydi” diyor. “Medresenin işe yarar hücreleri içeriden duvarlarla ayrıydı ve dericiler, kalaycılar helvacılar ve tamirciler çalışırlardı. Anıtlar yüksek kurulu buraya bina yapılmasına izin vermedi. Onlar buranın ya aslına uygun olarak düzenlenmesini veya olduğu gibi kalmasını istemişlerdi. Çünkü burası birinci derece sit alanıdır. Neticede ilgili makamlardan alınan izinlerle medresenin restorasyon işini Hayra Hizmet Vakfı üstlendi ve aslına uygun şekilde 1996 yılında tamamlandı. Dolayısıyla buranın mülkiyeti de vakfa aittir. Hücrelerin dış avluya bakan kısımları Sille taşıyla kaplandı. Toplam alanı 17 x 17 metrekaredir. Vaktiyle medresenin 32 adet hücresi varmış ve öğrenciler bu hücrelerde kalırlarmış. Her bir Hücrenin alanı 2,5 x 2,5 metrekare ve bu tonoz yapılarda yükseklik 2.70 m.dir. Eskiden içeriye basamakla inilirdi. Avlunun dolgusu sebebiyle şimdi hücreler zemin seviyesinde kaldı. Zâviyenin çevresinde bostanlıklar, aşevleri, hamamlar, yatakhaneler varmış, zamanla da zaviyenin müştemilatı bakımsızlıktan yıkılmış. Restorasyon öncesi sadece kapı ve pencere yerleri belliydi. Seksenli yıllarda Avlunun orta yerinde de bir şadırvan vardı. Şimdi cami ile medrese arasından geçen yol da zamanında yoktu.”

Hücrelerin sağ kısmında kalan bölümlerinde yüzlerce çeşit baharat bulabilirsiniz. İşyerinin en hareketli kısmı da burası. Doğal beslenme yöntemlerini tercih eden müşteriler ihtiyaçlarını buradan temin ediyorlar. Kimi elinde bir listeyle geliyor, kimisi de tercihi ustaya bırakarak şifa arıyor. Yafes Bey, yılların tecrübesiyle soranları mesele neyse dinliyor ve ona uygun bitkileri tavsiye ediyor. İsteyen müşteriler içinse bitki kökenli merhemleri, şekerden kansere kadar bir dizi işlemden geçmiş karışımları kendi eliyle imal ediyor. Bunu yaparken de şifanın öncelikle ve mutlaka doktorlarda, hastanelerde aranması gerektiğini, bu işlemin kanuni olmadığını da ihtar etmeden geçmiyor.

Son yıllarda alternatif tıbba çok rağbet edildiğini hepimiz biliyoruz. Bütün imkânlarını seferber etmelerine rağmen insanımız çareye ulaşamazsa bu tür alternatifleri değerlendirmekten başka çare bulamıyor.

Yafes Bey’e herbalist olup olmadığını soruyorum. “Benim işimin adı aktarlık” diyor. Herbalist, işin teknik kısmını icra edenlere denir.” Dünyanın birçok ülkesinde son derece ciddiye alınan bu meslekte bizim yeni olduğumuzun altını çiziyor. Bazı üniversitelerin meslek yüksekokullarında iki yıllık bir eğitim veriliyormuş. Çumra’da Selçuk üniversitesine bağlı “Tıbbi Ve Aromatik Bitkiler” adında iki yıllık bir yüksekokul açıldığını ve bir çok öğrencinin işyerinde stajyer olarak çalıştığını ifade ediyor.

Hücrelerin sol kısmında kalan bölümlerde ise benim favori ürünlerim olan halı ve kilimler yer alıyor. Muhteşem güzellikteki halı ve kilimlerin en dikkate değer özelliği kökboyalı ipliklerden yapılmış olmaları. Bu konuda da şu bilgileri veriyor usta: “1985’lerden beri süre gelen bir geleneğimiz var. Kökboyasının temel malzemeleri olan bitkiler civar köylerden geliyor. Ben de bunları boya kazanlarında bir takım işlemlerden geçirip kökboyası haline getiriyorum. Halı ve kilimlerin dokuma işlerini de yine civar köy ve mahallelerde yaptırıyorum. Konya’nın merkezindeki Sedirler, İşkalaman ve Kovanağzı gibi mahallelerde bazı aileler geçimlerine evlerindeki tezgâhlarıyla katkıda bulunuyorlar. Yani tezgâhlarda dokuma işi bize ait değil. Eskisi kadar olmasa da dokuma devam ediyor. Geçim derdi yüzünden diğer sektörlerde olduğu gibi bu sektörde de azalma var. Siz sözgelimi elde üretilmiş bir halıya talipli iseniz, makine malından yaklaşık beş kat daha fazla ödemeye rıza göstermiş olursunuz. İmal ettiğimiz dokumaları burada bazen perakende olarak satarız çoğunlukla da İstanbul’a göndeririz. Oradan iç ve dış piyasalara dağıtımı yapılır.”

Gömme dolaplara istif edilmiş bazı eşyalar dikkatimi çekiyor. Karşımda duran kahve çekme makinesi Fransız Peugeot’a aitmiş. 150 yıllık çalışır durumdaki bu makine için içeriden dışarıdan talipliler çıkmış. Birlikte, 700 yıllık bir demliği, 400 yıllık kını gümüş işlemeli bir kılıcı, ne zaman yapıldığı belli olmayan ancak yüzlerce yıllık bir geçmişe sahip olduğu anlaşılan bir Selçuklu seramiğini inceliyoruz. Avludaki en eski eserler ise hala sağlam birkaç büyük küp ve altı delinmiş bir taş dibek. Bunlar tam 1200 yılı devirmişler. Bu malzemelerin yaşları hakkındaki bilgi de işin uzmanlarına ait.

Yafes Bey pek çok çırak yetiştirmiş. Şehirdeki aktarların çoğu işi ondan öğrenmişler. Hatta Kendi kızı Azize’nin de Kerkük Caddesinde “Alize” adında şirin bir aktar dükkânı var. O da gereken malzemeyi ve bilgiyi babasından temin ediyor.

Yafes Sinop, elektronik ticaretin geleceğine inanmış birisi. İşyerinin “www.şifaci.com” adlı bir internet sitesi var ancak krizin olumsuz etkisi yüzünden birkaç zamandır güncellenememiş. Siteyi yeniden yapmayı umduğunu belirtiyor. Altı yıldan beridir de yerel televizyonların hanımlara yönelik sabah programlarına ve radyolara konuk oluyor.

Evet dostlar, “Dereli Kemal Baharatçısı”na uğrayıp isterseniz oraya has nefis baharat çayını, isterseniz kömürde demlenmiş doyumsuz Karadeniz çayını yudumlayabilir, buranın günlük meşgalelerini unutturan otantik atmosferinden yararlanabilirsiniz. Kim olduğunuz, nereden gelip nereye gittiğiniz hiç önemli değil. Rakipsiz bir çay tiryakisi olan Yafes Bey’le muhabbet ederken, baharata, bitkiye, halı ve kilime, antikaya, süs eşyalarına, velhasıl birçok şeye dair sorular sorabilir ve Türkiye’de benzeri olmayan bu harika yeri görmeye gelebilirsiniz.

Yafes Beye samimi muhabbetinden ve verdiği bilgilerden dolayı teşekkürlerimi sunup ayrılıyorum “Dereli Kemal Baharatçısı”ndan…

Meraklısına Not : İrtibat için tel : 0 332 351 18 87

PİR MEHMET PAŞA HAKKINDA:

* Aslen Aksaray’lı olan Pir Mehmed, devrinin üniversitesi sayılan medresede en seçkin hocalardan ders almış, kadılık memuriyetini seçmiş, Sofya’da, Galata’da, Silivri’de kadılık, Fatih’in İstanbul’daki imaretinde mütevellilik yapmış, II. Bayezid’in son zamanlarında defterdar, Yavuz zamanında vezir ve Mısır’ın fethinden sonra vezir-i âzam olmuştur.

Başarıları ve isabetli siyaseti ile Yavuz’un sevgisini kazanmış ve ona üç sene sadrazamlık yaptıktan sonra üç sene de Kanunî ’nin vezir-i âzamı olmuş, 939 H., 1532 M. yılında vefat etmiştir. Rivayete göre Kanunî, babasından devraldığı bu büyük adam huzura girdikçe ayağa kalkardı. Osmanlı Ülkesi’nin pek çok yerinde hayır eserleri yaptırmış ve onları yaşatmak için önemli kaynaklar ayırmış, vakıflar kurmuştur. (Ayrıntılı bilgi için bkz. İbrahim Hakkı Konyalı, Konya Tarihi, Enes Kitap sarayı Yay., II. Baskı, Ankara, 1997 )

Yafes Sinop http://www.turkishdailynews.com.tr’de

yafes-abi5.jpg

Friday, April 8, 2005-ANKARA - Turkish Daily News

İngilizce web sayfası:

Yafes Sinop of Konya, who runs a herbalist’s shop in a 482-year-old historical Ottoman medrese, displays alongside his herbs old pieces belonging to the Seljuk and Ottoman empires that he has been collecting for 20 years. Hundreds of tourists visit his shop every day to see the antique items, some of which date back nearly 250 or 300 years.

The medrese, or Ottoman university, was built 482 years ago in the time of Süleyman the Magnificent and has survived until the present time. A foundation in Konya leased the medrese eight years ago, and Sinop rented a shop in the building.

Nowadays the ancient medrese looks like an open-air museum due to Sinop’s exhibition of antique pieces. He decorated his shop with old İznik tiles, swords, gaslamps, stones, ewers and washtubs and also has the first examples of electronic devices, such as gramophones and old telephones, on display.

Started as a hobby:

Sinop says he started to collect antiques as a hobby that later turned into a passion. I’m both running our family business and displaying my collection. Customers get confused when they see the shop. People who come to buy some herbs can also take in an exhibition,” said Sinop.

Kaynak: http://www.turkishdailynews.com.tr/article.php?enewsid=10073&mailtofriend=1

yafes-abi3.jpg yafes-abi4.jpg

Aktar değil, antikacı dükkanı/28/03/2005
Konya’da antika eşyalara merak duyan bir aktarda Osmanlı döneminden kalma 100 yıllık dolma tüfekten, 140 yıllık asma kilide, 60 yıllık radyolara kadar yüzlerce eşya bulunuyor. Konya’da yaklaşık 25 yıldır aktarlık yapan Yafes Sinop, yaptığı açıklamada, antika eşyalara farklı bir merak duyduğunu, bu nedenle oldukça büyük dükkanında şifalı otlardan fazla, eski eşyaların yer aldığını belirtti. Sinop, şunları söyledi:

“Dükkanın içi ve dışı çok karmaşık. Sadece belli ürünler dışında aradığım bir eşyayı bazen bulamıyorum. Çevrede beni eskici ya da aktar olarak tanırlar. Dışardan bakıldığında eskici gibi görünüyorum. Dükkanda yer alan eskilerin her biri, benim için aynı öneme sahip. Osmanlı’dan kalma 100 yıllık dolma tüfek, 140 yıllık asma kilit, 60 yıllık radyolar, 80 yılı aşkın ipli teraziler eski eşyalarımdan bazıları.”

Bunların yanı sıra dükkanında yıllar önce kullanılmış avizeler, elişi vazolar, çini tabaklar, kapı tokmakları yer aldığını belirten Sinop, “Yüzlerce eşya bulunuyor. Hepsini aklıma getirmekte bile zorlanıyorum. Müşteri geldiğinde kendisi arar, bulur ve fiyatını sorar. Uygun bulursa ücretini ödeyip alır” dedi. Sinop, antika ve eski eşyalar kadar yabani hayvanlara da ilgi duyduğunu vurgulayarak, dükkanının bahçesinde serbest dolaşan bir kartalının bulunduğunu bildirdi. Yaklaşık 2 yıl önce yaralı olarak bulunan yavru kartalın kendisine getirildiğini ifade eden Sinop, “O günden beri kartalı besliyorum. Uçamıyor, müşterilerime zarar da vermiyor. Kendi halinde bahçede dolaşıp, zaman geçiriyor” diye konuştu.

Kaynak: http://www.birgun.net/index.php?sayfa=72&devami=6475

Eczanelerin bulunmadığı zamanlarda önemli işlev gören aktarlar, yalnızca güzel kokulu malzemeler değil aynı zamanda ilaç yapımında kullanılmak üzere bitkisel ve hayvansal maddeler de satarlardı. Aktarların sattığı maddelerin birçoğunun bugün yalnızca halk hekimliğinde değil, aynı zamanda eczacılıkta ve kozmetik sanayiinde de kullanıldığını görüyoruz. Ocaktan ya da babadan oğula geçen aktarlık mesleği günümüzde daha çok baharatçılık ya da kökçülük adıyla sürdürülüyor. Tarihte bitkilerin sağlık amacıyla kullanımı M.Ö. 5 ve 3 bin yıllarına kadar uzanıyor. Konu ile ilgili ilk yayın, Çin hükümdarı Shin Nong’a ait. Çin’de bugün bile yapay ilaçlardan daha çok, bitkisel ilaç kullanılıyor. Mısır’da M.Ö. 1200 yıllarında, 3. Ramses zamanında bazı bitki türleri dezenfektan olarak ve ölülerin mumyalanmasında kullanılmış. Yine Mısır’da M.Ö. 1500′lü yıllarda yazılmış olan belgelerde, bitkilerin hangi hastalıklarda ve ne şekilde kullanılacağı da yazılıdır.

Aktarın notlarından…

Mesleği aktarlık ve kökboyacılık olan Yafes Sinop bu işi dedesinden öğrenmiş. Birbirinden güzel kokular çıkaran malzemeler, sağlık otları, çeşitli bitki çayları, üzerlikler, kurutulmuş meyve ve sebzeler var dükkanında. Bunların ne için ve nasıl kullanılacağını da o biliyor. İşte bazı notlar? Hayıt: Damar açıcı, iltihap sökücü, idrar söktürücü olarak kullanılıyor. Diğer bir önemli özelliği de kollestrolü düşürmesi. Kantaron: İltihap ve yaralara, ülsere, akciğer iltihabına, depresyona iyi geliyor. Kırkdamar: Akciğer, mide ve idrar yolları için kullanılıyor. Kapari: İçinde 126 çeşit mineral bulunuyor. Mineral eksikliğine, bağırsak ve solunum yollarına da iyi geliyor. Kuşburnu: Direnç artırıcı. Gribal enfeksiyonlar, romatizma ve siyatik için kullanılıyor. Gül kurusu: Siniri yatıştırıyor ve cilt için pansuman olarak kullanılıyor. Deniz kadayıfı: Astım ve bronşit için bire bir yarar sağlayan bir malzeme. Melisa: Yatıştırıcı, sinirleri gevşetiyor ve damar açıcı özellikleri var. Altın otu: Böbrek taşını düşürmeye yardımcı oluyor. Damar açıcı özelliğinin yanı sıra sarılığa da iyi geliyor. Hıt hıt: Ağaç sakızıdır, kötü kokar. Ses tellerine iyi geliyor bir de içkiyi bırakmak isteyenlere. Meyan kökü: İdrar yolu hastalıklarına, solunum yolunu açmaya ve hazımsızlığa iyi geliyor. Çay olarak demlenip içiliyor. Haşhaş çayı: Deliksiz uyumayı sağlar. Ağrı çekenler için öneriliyor. Alıç: Çiçeği ve meyve si kalp hastalığına, yaprağı ise şeker hastalığıyla idrar sorunları, böbrek taşı ve üreye iyi geliyor. Yılan derisi: Zeytinyağı ile karıştırılıp kel olan yere sürülüyor. Ayrıca deri, egzama ve sedef hastalıklarına karşı da kullanılıyor.

Birkaç önemli reçete

Ülser: 1 ölçek balın içine, yarım ölçek sığla yağı karıştırın, leblebi unuyla fındık büyüklüğünde hap yapın; 12 gün boyunca sabah, öğlen ve akşamları düzenli olarak yutun. Romatizma: Hayıt bitkisini kaynatın. Karabaşla oğul otunu demleyin, bir çocuk aspiriniyle limon ekleyin, aç karnına için. Siroz: Devedikeni tohumunu kavurun; toz haline getirin; balla karıştırıp için. Siroz: Kurtpençesiyle, hindiba çayı yapın, yemek aralarında bir bardak için. Migren: 5 gr. sinameki, 60 gr. anason, 100 gr. hardal tohumu, 40 gr. mesteki (damla sakızı) balla macun haline getirin; sabah, akşam fındık büyüklüğünde yutun.

Nazara karşı ‘üzerlik’

Aktarlarda satılan en gözalıcı eşyalardan biri de kuşkusuz ‘üzerlik’. Üzerlik bitkisinin meyvelerinin ve tohumlarının halk gelenekleri arasında oldukça ilginç bir kullanımı var. Nazara karşı etkili olduğuna inanılan meyveler ipe dizilerek nazarlıklar yapılıyor. Özellikle Orta Anadolu köylerinde hemen her evin duvarını süsleyen bu nazarlıkların yanı sıra tohumları da nazara uğramış kişilerin iyileştirilmesi için kullanılıyor. Üzerliğe ait bir başka gelenek de bölgede gelin ve damadın gerdek evine girerken bu bitkinin yakılmasıyla çıkan dumanının üzerinden atlaması. Böylece, gelin ile damat kem gözlerden korunmuş oluyor. Aktarın dükkanında tavandan aşağıya doğru iplere dizili olarak kurutulmuş bazı sebzeler asılmış. Patlıcan, bamya, nar, kırmızı biber, elma, ayva kabukları… Bu sebze ve meyve dizilerinden, sağaltımın dışında, kışlık sebze gereksiniminin karşılanması şeklinde de yararlanılıyor.

Kökboyası ve ‘Türk kırmızısı’

Konya’nın merkezindeki tarihi Piri Mehmet Paşa Medresesi’nin geniş kare avlusunun üç yanında küçük küçük dükkânlar sıralanıyor. Avlunun ortasında eski bir öküz arabası duruyor. Çevresi rengârenk yünlerle dolu. Bir köşede koca bir bakır kazan fokur fokur kaynıyor. Kazanın içindeki güneş renkli suya yün ipler daldırılıyor. Aktarlığın yanı sıra kök boyasıyla yün de boyayan Yafes Sinop yünleri kazandan çıkarır çıkarmaz, su buharı içinde kalıyor ortalık. Bu yünler, dünyaca ünlü olan halı ve kilimciliğimizin hammaddesini oluşturuyor.

Kökboyası, aynı adı taşıyan bitkinin kurutulmuş kökünden elde edilen kırmızı ve sarı renkte boyaya deniyor ve Anadolu’da ilk çağlardan beri biliniyor. Antik Philadelphiai’nin 13. yüzyılda Alaşehir adını alması, bu yörede boyacılığın gelişmiş olmasındandı. İzmir halılarında, Anadolu ve Suriye ipekli dokumalarında, Teselya ve Makedonya pamuklularında kullanılan bu boya ‘Edirne’ ya da ‘Türk kırmızısı’ adıyla ün kazanmış. Kökboyasının başta gelen alıcısı, dönemin önemli dokuma sanayiine sahip ve topraklarında kökboyası yetişmeyen İngiltere’ydi. Anadolu’dan götürülen tohumlarla Fransa ve İtalya’da kökboyası tarımı geliştirildi. Fakat Anadolu kökboyasının üstünlüğü sağlanamadı. Kökboyası, 19. yüzyılda kimyasal boyaların geliştirilmesiyle önemini kaybetmeye başladı. Bugün, Anadolu’daki köylerde dokunan halılarda hâlâ kullanılmakla birlikte, geçmişteki kadar yaygın olduğu söylenemez. Eğer yolunuz bir gün Konya’ya düşerse, Yafes Sinop’un aktar dükkanına uğramayı ihmal etmeyin. Adres: Dereli Kemal Baharatçısı, Selimiye Cad. Piri Mehmet Paşa Medresesi No:3. Tel: 0332-351 18 87.

Kaynak:http://www.gatetoturkey.com/istanbul_semtler/01333/?printerfriendly=yes

Yafes Sinop hakkında bir Alman web sayfası


web sayfası Almanca bilenler için:

Schon wenn man den tiefer gelegenen Hof gegenüber der Piri-Mehmet-Paşa-Moschee und dem angrenzenden seldschukischen Mausoleum im alten Bvasarviertel von Konya betritt, duftet es herrlich nach Kräutern. Im Innern von Yafes Sinops Kräuterapotheke sind die natürlichen Düfte jedoch besonders intensiv. In einem Teil der Räumlichkeiten, die einst die osmanische Stiftung “Hayra Hizmet Vakfı” beherbergte, sind diverse Kräutersorten in kleinen Behältern geordnet oder stehen in Säcken auf dem Boden. Mobiles hängen an der Decke. In einem anderen schmalen, gangähnlichen Raum befindet sich ein überfüllter Schreibtisch und eine kleine Sitzecke, diverse Dekorationsgegenstände, darunter auch eine Schlangenhaut, das Horn eines Steinbocks und zahlreiche alte Öllampen.

Hier können die Kunden zunächst ihre Leiden schildern und sich beraten lassen. Bevor man zum Arzt geht oder auch chemische Präparate aus einer der normalen Apotheken einsetzt, vertrauen viele Menschen in der Türkei der Naturmedizin zur Linderung ihrer gesundheitlichen Probleme. Diese ist in der Regel auch kostengünstiger, als der teure Besuch beim Arzt und die Medikamente aus der Apotheke. Vor einem Jahr hatte ich Bekanntschaft mit Yafes Sinops Kräutermedizin gemacht, als mich eine unangenehme Darmkrankheit heimgesucht hatte. Zur Linderung hatte der Aktar mir zerriebene Granatapfelschalen verordnet, ein trockenes Pulver, das ich auf einem Löffel in den Mund schob und sogleich das Gefühl hatte, eine Ladung Sägemehl zu essen. Ein kräftiger Schluck Wasser diente zum Nachspülen der nicht gerade schmackhaften Naturmedizin. Doch es half tatsächlich innerhalb kurzer Zeit.

Ende Mai 2005 sitzen wir lässig in der Nachmittagssonne im Hof, die Regale an den Wänden sind voll mit alten Utensilien und jeder Menge historischer Radios, fast wie in einem Museum. Alte Möbel, auf denen ein Tierschädel thront stehen in der Mitte des Hofes, gefärbte Wolle trocknet in der Sonne. Yafes Sinop ist begeisterter Sammler von alten Originalstücken. Während von der Piri-Mehmet-Paşa-Moschee gegenüber der eindringliche Ruf des Muezzins erschallt, trinken wir Tee, der mit einigen Gewürzen angereichert ist und unter anderem herrlich nach Zimt schmeckt. Der Tee wird von einem seiner fünf Mitarbeiter in der Teeküche der Kräuterapotheke zubereitet, ein schmaler, dunkler Raum, den man nur in geduckter Haltung betreten kann. Die Zeit vergeht einfach so, Bekannte kommen und gehen und während wir ein wenig plaudern, erklingt von nebenan das metallische Klopfen des Kesselmachers, der im monotonen Rhythmus ein Zinngefäß bearbeitet.

Ende Dezember trinken wir wieder Tee in Yafes Sinops Kräuterapotheke. Draussen ist es kalt und Yafes hat mir Thymian-Öl für meine Erkältung verordnet, das wie ein natürliches Antibiotikum wirken soll. Der im Jahre 1951 in Konya geborene Kräuterapotheker Yafes Sinop, in der Türkei “Aktar” genannt, liebt seine Arbeit. Geldverdienen steht für ihn nicht im Vordergrund, er möchte den Menschen bei der Linderung ihrer Leiden helfen. “Nach der Grundschule wollte ich nicht mehr zur Schule gehen”, erzählt er: “So begann ich meinem Vater im Laden zu helfen.”

Schon der Großvater hatte großes Wissen über die Kräutermedizin besessen, dieses aber nur für den Eigenbedarf angewandt. Der Vater jedoch begann Kräuter zu mischen und zu verkaufen und wurde damit berühmt in Konya. “Die Leute nannten meinen Vater Dereli Kemal, weil er aus dem Dorf Dere nahe dem heutigen Stadtteil Meram stammte”, erklärt Yafes. Nachdem er drei Jahre dem Vater im Laden geholfen hatte, ging Yafes wieder zur Schule, später studierte er Architektur an der Universität, danach ging er zum Militär. 1980 begann er schließlich im Laden des Vater zu arbeiten. “In diesem Beruf kann man täglich dazulernen”, sagt er und er glaubt, dass es in der ganzen Welt genug Kräuter gegen alle Krankheiten gibt. Die Menschen hätten nur nicht genug Wissen darüber. Er selbst benutzt seit über zehn Jahren keine chemische Medizin mehr.

“Heute wird es immer schwieriger die richtigen Kräuter zu finden, viele Pflanzen sind ausgestorben. Zahlreiche Gewächse stehen nun unter Naturschutz, wie etwa das Tausendgüldenkraut (türkisch: kırmızı kantoron), das in der Region Uludağ bei Bursa vorkommt. Es darf nicht mehr gepflückt werden.”, sagt Yafes Sinop und führt an, dass es alleine in der Türkei zwischen 11000 und 14000 Pflanzenarten gibt. In osmanischer Zeit mußte man mindestens 2000 verschiedene Arten Kräuter vorrätig haben und entsprechendes Wissen besitzen, wenn man als Aktar eine Kräuterapotheke eröffnen wollte.

Und dann zählt er ein paar Beispiele auf, welche Kräutermixturen er gegen verschiedene Krankheiten einsetzt: Zur Stärkung der Widerstandskräfte, bei Schwächung des Immunsystems, bei Stoffwechselkrankheit verordnet er eine Mischung aus Honig, Pollen, Bienenmilch (jene gelbliche Masse, mit der Königsbienen gefüttert werden, auch Gelee Royal genannt), Brennessel-Samen, Schwarzkümmel und Ginseng-Wurzel. Bei Ruhr und Durchfall empfiehlt Yafes Sinop Blätter des Quittenbaumes, Pfefferminze und Granatapfelschalen. Das Gemisch wird als Tee 3-5 mal täglich getrunken. “Wichtig ist, das alle Mixturen bezüglich Dosis und Zeiten so eingenommen werden, wie ich es verordne”, sagt der Aktar.

Bei Venenverstopfung, Bluthochdruck und Cholesterin helfen Lavendelkraut und die Heilpflanze mit dem lateinischen Namen Vitex agnus-castus, die bereits in der Antike geschätzt war und auch in Europa während des Mittelalters unter dem Namen “Mönchspfeffer” bekannt war.

Mönchspfeffer, Lavendelkraut und Brennessel sollen bei Gelenkbeschwerden und Rheumatismus helfen. Yafes Sinop sagt, er habe außerdem Kräutermedizin zur Anwendung bei Krebs, Hepatitis A, B und C, Geschwüren, Alzheimer und Schlaganfällen. Bei Bedarf mischt er auch Tees für Diäten und zur Hautpflege.

Nach der Zukunft seines Berufs befragt, zeigt sich Yafes Sinop sehr optimistisch: “Heutzutage kommen mehr Menschen als noch zu meines Vaters Zeiten. Der Beruf des Aktar hat eine goldene Zukunft”.

Text+Fotos von Jens Helmstedt

Kaynak: http://www.anatoliamagazine.de/?page_id=77

Otların Binbir Rengi-Yeni Meram Gazetesi’nden

Günümüzde yün ve ipin temizlenerek, boyaya hazır hale getirilen kilim ve dokumalarda, farklı tonların yakalanması için doğadan toplanan bitki ve köklerden yararlanılıyor.

Konya’da, yaklaşık 15 yıldır, kök bitkileri ile iplerin renklerini değiştiren Yafes Sinop, boya kazanlarında kaynattığı otlar ile, tarihi mekanlarda, tarihi ve otantik evlerin şark odası gibi yerlerine serilen kilimlere renk veriyor.

Ördek başı, Turkuaz mavisi, kızıl renk, şarabi renklerden oluşan kilim ve dokumalar halen duvar ve odaları süslüyor.

TÜM OTLARIN RENGİ VAR

Doğada bulunan tüm otların renk verdiğini, iplerin otlar ile karıştırarak kaynattığı kazan başında anlatan Sinop, ‘Boyama işi biraz marifet ister, yünün, ipin boyamadan sonra ‘haslık’ derecesi çok önemlidir” diye konuşuyor.

Sunop, “Otları iyi kullanmak lazım. Güneşi gören kilim eğer haslık derecesinde bozuluyorsa, Renklerin gerçek tonları göze hoş görünmez” diye anlatıyor mesleğin ince ayrıntılarını….

RENK VEREN OTLAR

İşte Yafes Sinop’un renk veren otları:

-Kök Boya: Kırmızı (Dil Kanatan, Kızıl Kök, Yapışkan Otu)

-Papatya otu: Sarı renkler ve tonları

-Nar Kabuğu: Sarı, yeşil tonların karışımı

-Cehri otu: Yeşilin tonları açık sarı renkler

-İndigo otu:(Yapaykimyasalmavi)

-Civit otu: Mavi ve tonları

-Kaşnil otu: Şarabi renkler,pembe kırmızı renklerin tonları

-Karamıhk otu: Pembe ve mor renk türleri

-Sütliğen, sumak yaprağı,menevgiç otu, sakız yaprağı, kantron, muhabbet çiçeği, dağ eriği (gri siyah,kirli beyaz)

-Saman otu: Saman renkleri beyazın tonları

Yurdum İnsanı - 47 “Milliyet Gazetesi’nden”


24 SAAT AÇIK SERGİ

Konyalı aktar Yafes Sinop, 482 yıllık tarihi medreseyi açık hava müzesi haline getirdi. Sinop, eski eşyaların kendisi için tutku haline geldiğini söyledi. Sergiye vatandaşların ilgi göstermesi bekleniyor


Mutfak / ŞULE ŞENTARLI-25 Haziran 200 Pazar

Baharatlar hakkında bu sayfalarda sık sık bilgiler veriyoruz. Ama daha çok bunların mutfaktaki işlevlerine değiniyoruz. Baharatların ve diğer şifalı otların alternatif tıpta da ayrı bir önemi var. Elbette bundan da söz etmek gerek. Bunun gerekliliği biraz da internette gördüğüm bir siteden (www.baharatlar.com) kaynaklandı.

Yüzlerce çeşit baharat
Kadıköy’deki tarihi Dereli Kemal Baharatçısı’nı devam ettiren Çetin Demirhan, dükkanındaki yüzlerce baharatın ve şifalı bitkinin tek tek ne işe yarayacağını ayak üstü de olsa anlatıyor ama sitesinde daha çok ayrıntı bulabileceksiniz. Sitede neler var biraz söz edelim: Ana sayfada tarihçe, türler, ipuçları, lezzetler gibi seçenekler var.
Tarihçe bölümünde Anadolu’nun 13 bin çeşit bitkisinden binlerce yıldır uygarlıkların nasıl faydalandıkları hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. Mezopotamya uygarlıkları 250 kadar bitkiyi sağlık için kullanıyorlarmış. Bunlar arasında bugün de kullanılan rezene, safranın da adı geçiyor.
Türler bölümünde ise alternatif tıpta kullanılan bazı bitkiler ve bunların kullanım alanları anlatılmış. Mesela ardıç tohumunun idrar söktürücü, terletici ve antiseptik özelliğinden söz edilmiş. İpucu bölümünde ise bitkilerden hazırlanan karışımlara dair bilgiler var.

Alternatif tedaviler
İlginç bazı maddeler: Bitkilerle hazırlanan karışımlardan mucizevi bir etki beklenilmemeli. Bu tür bitkilerin tedavi edici etkileri yavaş ama kalıcıdır, tedaviye uzun süre devam etmek gerekir. En yaygın usul “infusyon” (demleme) yöntemidir, özellikle çiçek ve ince yaprak taşıyan bitkiler bu yöntemle hazırlanmalıdır.
Tedavi bölümünde ise bazı hastalıkların hangi bitkilerle ve nasıl tedavi edileceği anlatılıyor. Ağız yaraları için önerilen biçim şu: “Kuru üzüm, anason ve bal aynı ölçüde karıştırılıp yaraların üzerine sürülür”. Alerji içinse 100 gr ısırgan otu, 100 gr kırkkilit otu karışımını çay gibi demleyip günde 3 çay bardağı içmek ve buna en az 20 gün devam etmekten söz ediliyor.
Hastalıklar bölümde ise kalp damar hastalıkları, kanser ve şeker hastalığına ait bilgiler ve bunlara ilişkin bitkisel çözümler anlatılıyor.
Son olarak turşular, likörler, salataların yer aldığı bir bölüm var. Burada az da olsa yer alan tarifler size yeni seçenekler oluşturacaktır. Bunların arasında süt likörü ilginç. İlgilenenler için güzel bir site.
Daha fazla bilgi için dükkanında iki binden fazla malzeme bulunan Çetin Demirhan’a uğramanız yeterli.


MELİS ÇELEBİ (Arşivi) 15/05/2003
KONYA - ‘Dereli Kemal’ adını Konya’da duymayan yok. Bir yeriniz mi ağrıyor,
çocuğunuz mu hastalandı? Doğru Dereli Kemal’e yol alıyor, derdinize şifa buluyorsunuz.
Burası Meramlı Yasef Sinop’a ‘Dereli Kemal’ lakaplı babasından kalmış. O da 23 yıldır baba mesleği olan aktarlığı devam ettiriyor. Aradığını başka yerde bulamayanlara eşi dostu “Dereli Kemal’e git, orada bulursun” önerisinde bulunuyor.

Obje sergisi gibi
Dereli Kemal, bildiğiniz aktarlardan oldukça farklı. Burada sadece şifalı bitkiler satılmıyor. Halılar, toprak testiler, içi doldurulmuş kuşlar, süs eşyaları, kök boyaları ve el yapımı kuş kafesleri gibi birçok şey bulunuyor. Bu eşyaları ilk başta sergilemek için alıyorlarmış. Ancak bir süre sonra iş çığrından çıkmış, gelen giden bir şeyler getirmiş. Onlar da 3-5 milyona satıyorlar. ‘Dereli Kemal’in şöhreti Türkiye sınırlarını aşmış. Sinop, buraya sistematik şekilde gelen yabancıların olduğunu söylüyor. En çok da Almanlar uğruyormuş.

Haftada bir uğruyorlar
Sinop’un müşterilerinden birine buraya ne sıklıkta uğradığını sorduğumuzda,
“Haftada bir geliyorum. Bir rahatsızlığımın olması şart değil. Ben buraya geldiğimde bir bardak bitki çayı içip rahatlıyorum” yanıtı veriyor.
Dereli Kemal’de sakinleştirici etkisi olanından tutun da, hazımsızlık ya da boğaz ağrısına iyi gelen; kanseri ya da şekeri tedavi ettiği düşünülen her türlü şifalı ot bulmak mümkün.

Kepeğe defne sabunu…
Sinop, müşterilerinin rahatsızlığına göre onlara reçeteler yazıyor. Kekik suyunun kolesterolü düşürüp zayıflattığını söyleyen Sinop, kepek için
defne sabunu; saç dökülmesi için saç yağı; sivilceler için ise ısırgan
otu ve ceviz yağı verdiklerini söylüyor.
Şifalı bitkiler konusunda Sinop’un uzmanlık iddiası yok; “Uzman falan değilim. Bunun okulunu okumadım” diyor. Onlarınki usta-çırak ilişkisi. Zamanında babası ustaymış, o ise çırak. Şimdi ustalık sırası onda.

Oğlunun ideali başka
Ancak çıraklık sırası Sinop’un Bilkent Üniversitesi’nde bilgisayar mühendisliği okuyan oğlu Ali Kemal’e kadar uzanmayacak gibi. Sinop bu konuda anlayışlı. Oğlunun idealinin başka olduğunu söylüyor.
Yolunuz Konya’ya düşerse ‘Dereli Kemal’e uğrayıp sohbet eşliğinde bir bardak bitki çayı için, rahatlarsınız.